29 Temmuz 2018 Pazar

Güçlü Enflasyon

Enflasyon bir ekonomideki malların, belli ağırlıklarla seçilerek bir sepet oluşturulması ve bu sepetin fiyatlarındaki toplam değişimin artışı olarak tanımlanıyor. Bu durumun tam tersine ise deflasyon diyoruz. Bahsi geçen sepetler TÜFE(Tüketici Fiyat Endeksi), ÜFE(Üretici Fiyat Endeksi), TEFE(Toptan Eşya Fiyat Endeksi) gibi sepetler olabiliyor. Son yıllarda genel olarak baz alınan sepet TÜFEdir.

Türkiye’de uzun zamandır yükselen enflasyonun görünümü aşağıdaki grafikte açıkla gözlenebiliyor. 
image
Bugün itibariyle enflasyon(TÜFE) rakamları açıklandı ve %15.39 olarak bu grafikte yerini aldı. Bu yazıda artışı da hızlanan enflasyon rakamlarının zayıf TL, artan emtia ve gıda fiyatları gibi sebeplerini değil sıradan insanlar için ne anlama geldiğini basitçe irdelemeye çalışacağım.
Hemen hemen tüm ekonomilerde işçi maaşları sözleşmeyle belirlenir. Bu sözleşmelerin süresi ülkeden ülkeye hatta şirketten şirkete değişir; kimi üç yıllık yaparken kimi bu sözleşmeleri yıllık yapar. Bu sebepten ücretli çalışanların maaşı değişmez. Ama enflasyon artışında firmalar zam yapabilirler, bunu geçtiğimiz günlerde patates ve soğanda görmüştük. Firmalar, ya da daha basit dille satıcılar fiyatları ayarlarken, hanehalkı ya da alıcıların geliri sabit kalır. Hemen bir örnekle açıklayalım: Geçtiğimiz ay patatesin kilosu 4 lirayken 1600 lira maaş alan bir çalışan 400 kilo patates alabilirken, bu patatesin kilosu 6 liraya çıktığı zaman 266 kilo patates alabilmektedir. Buna reel ücret diyoruz. Çalışanın nominal yani görünen ücreti sabit kalırken, reel ücreti düşmüş oluyor. Yani artık nisbi olarak daha fakirsiniz de diyebiliriz.
Mikro anlamda insanların daha da fakirleşmesi anlamına gelen enflasyon makro anlamda çok daha büyük tehlikelere işaret etmektedir. Tasarruf oranlarını ve talep gibi değişkenleri düşürmesinden ötürü ekonomide darboğazların habercisi olarak görülür. Peki tasarruf oranı neden önemlidir? Çünkü bir ekonomi dışarıdan borç almadığı sürece yatırımlarını ancak tasarruflardan -ertelenmiş harcama da denilebilir- harcayarak yapılır. Siz ve sizin gibi birkaç kişi bankaya parasını yatırır, bir girişimci sizin paralarınızı borç alarak bununla bir iş kurar ve karının bir kısmıyla sizin borcunuzu öder. İşin bu kısmını aklımızda tutalım.
Türkiye gibi dışarıdan borçlanarak büyüyen ülkelerde sisteme birkaç değişken daha eklenmektedir. Dışarıdan belli yatırımcıları çekerek onların parasını bizim bankalarımıza yatırmalarını sağlarız, karşılığında onlara faiz veririz; tıpkı yerli tasarruf sahiplerine yukarıdaki paragrafta verdiğimiz gibi. Yabancı yatırımcının parasını bizim ülkemizdeki bankalara yatırması için parasının değer kazanması gerekmektedir ancak bu sadece nominal(görünür) faizle olmaz. Enflasyonun üstünde bir faiz vermeniz gerekmektedir ki bu yatırımcılar paralarını alıp gitmesinler. Basitçe formulize edersek:
reel faiz = Nominal faiz-enflasyon
Reel faizi gerçekten hesap edebilmek için bir değişkene daha ihtiyaç duyuyoruz: Döviz kuru. Yabancı yatırımcılar ülkemizde yatırım yapmak için paralarını bizim paramıza çevirirler. Yani TL’nin değeri düşerse onu da hesaplamaya katmak gerekiyor.
Reel Faiz= Nominal Faiz-Enflasyon-Döviz Kurundaki Artış
Her mal gibi paranın da bir fiyatı vardır, aldığımız borcun fiyatı, borcun kendisine faizi eklendiğinde ortaya çıkan değerdir. Yani ileride faiz oranlarının artacağını görüyor olacağız ve bu da yabancı yatırımcılardan aldığımız borcun giderek pahalılaşacağı anlamına geliyor. Bir girişimci, yatırımı ancak faizden fazla getiri sağlayacak bu yatırımı yapacaktır. Faizler bu haldeyken ise pek yatırım olmayacak, ekonomi daralacak gibi duruyor.

17/07/2018

Güçlü Lider Güçlü Ekonomi mi?

image
Tarihteki en ilgi çekici olaylardan bir tanesi de Habsburg İmparatorluğu ile Hollanda’nın savaşıdır. Habsburg İmparatorluğu o zamana kadar Avrupa’nın gördüğün en büyük askeri makinesidir. Karşısındaki Hollanda ise bir burjuva topluluğudur; askeri güçleri çok zayıf olan bu Avrupa’nın bir köşesindeki ufak topluluğu Habsburg İmparatorluğu ile kıyasladığınızda karşınıza hiç de adil olmayan askeri bir tablo çıkmaktadır. 
Hollanda’nın tek bir avantajı vardır, o da olsa olsa ancak ufak bir defansif hamle için kullanılabilir. Ülkelerinin yarısı deniz seviyesinin altındadır ve su baskınlarına karşı setlerle korunmaktadır. Acil durumlarla karşılaştıklarında bu setleri açabilirler fakat bunu yapmak çok kötü bir önlemdir. Tarlaları tuzlu sular kaplayacak ve topraklar aşağı yukarı 20 sene boyunca kullanılmaz durumda olacaktır. Bunun karşısında ise hiçbir şey kazanmış olmazsınız, sadece düşman ordusunun ilerlemesini yavaşlatacaksınızdır.
Savaş bu şekilde uzadıkça uzar; HabsBurg İmparatorluğu da, Hollanda da borçlanmak zorunda kalır. Bu sırada Habsburg monarşi ile yönetilmektedir, güçlü ve sözü geçen bir imparatoru vardır. Hollanda ise meşrutiyet ile yönetilmektedir, Prince of Orange, parlamento ile yetkileri kısıtlanmış bir liderdir. İki ülke de dönemin finansal piyasalarından borç almak için kollarını sıvarlar. Fakat şöyle bir sorun vardır, Habsburg imparatoru borcunu geri ödememe lüksüne sahipken Prince of Orange’ın böyle bir lüksü yoktur keza parlamento tarafından kontrol edilmektedir. Habsburg borçlarını %20 faiz ile alırken Hollanda parlamenter sisteminin risk tamponu vazifesi görmesinden dolayı %5 faiz haddinden çok ucuza borçlanır.
Savaş uzamaya devam ettikçe Habsburg bu işte çok daha fazla zararlı çıkmaya başlamıştır. Bu süreçte tabi ki Habsburg borcundan caymıştır fakat bu durumu daha da kötüleştirmiştir keza artık savaşı fonlayacak borç bulmak imkansız hale gelmiştir. Ve sonunda Hollandalılar savaşı kazanırlar, bir avuç sanat düşkünü burjuva, Avrupa’nın en büyük askeri makinesi olan Habsburg’u yenilgiye uğratmıştır. Tabi ki Avusturya veya İspanya’yı fethetmek olmasa da bağımsız olmayı başarmışlardır. Çünkü Hollandalı liderler, zamanında daha güçlü olmak için daha zayıf olmayı kabul etmiştir. Prince of Orange dediğimiz Hollandalı liderin ise tarihte bilinen isminin William the Silent(Suskun William) olması güzel bir tesadüf; belki de günümüz politikacılarının düşünmesi gereken bir şeydir.

Sahte Bilimin(Pseudoscience) Ekonomik ve Tarihsel Kökenleri

image
Avrupa’da orta çağ genel olarak siyasi durum savaşlar, istilalar ve güç kavgalarından ibaretti. Savaşın olduğu yerde ise her zaman, kahramanlık öyküleri halk ozanları tarafından dilden dile anlatılırdı. Çocuklar bu hikayeler ile büyür, ellerinde tahta sopalarla ve süpürgeden atlarıyla askercilik oynarlardı. Erkek çocukları ileride bir gün görkemli zırhıyla şovalye olmayı hayal eder, rüyasında bunları görürdü.
Orta çağ siyasi, ekonomi ve kültürel yapısında, istilalar sonucunda doğal olarak feodal örgütlenme gelişti. Feodal sistemde malikaneler ekonomisi görülmekte, bu sistemde derebeyi, lord, senyör malikanedeki toprakların sahibiydi. Toprağa bağlı çalışan fakat hür olan köylülere ise serf deniyordu. Özetle malikane, bir şato ve çevresindeki topraklardan oluşan, köylünün güvenliğini, aristokrat sınıfın geçimini ve otoritesini sağlayan bir kurumdu.
Ulaştırma ve deniz taşımacılığındaki gelişmeler(Avrupada gemi inşanın gelişmesi, navigasyon ve haritacılığın ilerlemesi, pusulanın kullanılmaya başlanması vb.) ile de birlikte bazı mallar devletler arası ticarete konu olmaya başlamıştı ve yeni bir tüccar sınıfı oluşmuştu. İngiltere, Hollanda, İspanya ve Portekiz’de yün ile dolu kalkan gemiler Şangay’da yünleri satıp Çin ipeği alınıyor, Çin ipeği Yokohoma’da satılıp Japon kılıçları alınıyor, tekrar batıya dönüp Bombay’da aynısı baharat için yapılıyor ve tekrar Avrupa’ya(İngiltere’ye) dönülüp daha fazla yün alınıyordu. Bu malların hepsinin uluslararası bir değeri olduğu için yeni tüccar sınıf kısa zamanda zenginleşerek toprak sahiplerinin dikkatini ve tepkisini çekti. Bir süre sonra ise derebeyleri düşünülmezi düşündüler: “Eğer onları yenemiyorsak neden onlara katılmıyoruz?” ve bu sayede “Büyük Dönüşüm”(Polanyi,1944) başladı. Para etmeyen mahsülleri ekmek yerine, koyunlara otlaklar yaratmaya ve serfleri malikanelerinden atmaya başladılar. Bu durumda emeğinden başka satabileceği hiçbir şey olmayan fakir köylüler kapı kapı dolaşıp geçimlik iş aramaya başladılar.
Bu sırada fakir köylülerin kovuldukları malikanelerinden biraz uzakta, şehirlerde imalat atölyeleri çalışmaya devam ediyordu. Bu atölyeler büyüdükçe fabrika olmaya başladılar ve İskoç mucit James Watt’ın buhar makinesiyle de artık sanayi olarak anılabilecek bir düzeye gelmeye başladılar. Tabi ki işçilere ihtiyaçları vardı, tam burada geçimlik bir iş için dilenen fakir köylüler oyuna girdi. Fabrikalar da kendiliğinden oluşmuyordu; dolayısıyla yeni bir girişimci sınıfı ortaya çıktı. En yeni ve en verimli üretim tekniğini, daha açık ifade ile teknolojiyi üreten girişimci kazandı. Yani teknoloji kilit nokta oldu ve teknoloji ise ancak bir şey ile sağlanabilirdi: “Bilim”. Bilimin sanayi devrimi sonrasında çok büyük patlamalar yaşaması sadece rönesans ve reforma bağlanamaz. Şu an bile dünyanın birçok yerinde bilim insanları, bilimsel araştırmalarına fon bulmak için emek harcıyorlar, o zaman da teknolojinin bilime ihtiyacı olmasından dolayı, sanayi devrimi bilimi bir adım yukarı taşımıştır denilebilir.
19, 20 ve 21. yüzyıllarda artık bu girişimci sınıfın rekabetini izlediğimiz bir arenanın yanı sıra çok daha büyük, devletler arası rekabete konu olan bir arena vardı. Devletler teknoloji, arge yatırım bütçelerini arttırdıkça rekabet güçleri artıyordu. Bunun bir sonucu olarak bilim adamları toplumda çok saygın bir statü sahibi oldular. Özellikle teknolojide büyük bir patlamanın yaşandığı ve hala yaşanmakta olduğu 21. yüzyılda bilim adamları bu çağın rockstarları, hatta yazımızın başına dönecek olursak gümüş zırhlı şovalyeleri idi. Ve tabi ki askerlikle uzaktan yakından alakası olmayan şehirli çocukların tahta sopalarla askercilik oynaması gibi, günümüzde de bilim ile alakası olmayan Y kuşağının “bilim adamcılık” oynaması kaçınılmazdı. Biraz da popülist yöntemlerle sergilenen bu “bilim adamcılık” oyunu ilk başta masum şekillerde popüler bilim yazını ile kendini gösterdi. Ne de olsa bilim adamları şöhretin tadını çıkartıyorlardı. Sonra sosyal medyanın gelişmesi ile de birlikte sahte bilim* kaynakları türemeye, dünya düzdür tarikatından tutun da, aşı zararlıdır kabilesine, spritüel vegan hippilere(onların geçmişi biraz daha köklü) , evrenin enerjisi cemaatine, Ay’a inilmediğine ve UFO’lara inanlara, astroloji meraklılarına, parapsikoloji okurlarına kadar bir sürü şarlatan türedi. Türemeye de devam ediyorlar, sıradan halkın ise sahte bilim ile gerçek bilimi ayırt edebilmesi için de artık çok daha fazla okuması gerekiyor. Bunun içinse yeterli motiv gücü yok gibi gözüküyor. Daha uzun bir dönem, evrimini tamamlayamamış homo sapienslerle yaşayacakmışız gibi gözüküyor.
*Sahte bilim, sözdebilim veya çöpbilim (ingilizce pseudoscience) bilimsel olarak tanımlanmakla birlikte bilimsel çalışmaların gerektirdiği standartları taşımayan veya yeterli bilimsel araştırma ile desteklenmeyen bilgi, metodoloji, inanç ve pratikler bütününe verilen addır.

Parasız Bir Yaşam Mümkün Mü?

image
Son zamanlarda ekolojik yaşam köyleri, parasız yaşam stilleri ve projeleri üzerine epey tartışma dönüyor. İzmir’deki Gağgı çiftliği Türkiye’deki örneklerden sadece biri. Peki gerçekten parasız bir yaşam mümkün mü? Para olmasaydı daha iyi bir hayatımız olur muydu?
Öncelikle paranın neden ve nasıl kullanıldığını tanımlayalım. Paranın kullanılması, kişilerin ellerindeki malları önce para karşılığında satmaları ve elde ettikleri para ile de daha sonra istedikleri malları satın almaları demektir. Paranın olmadığı dönemlerde, yani değişimin para-mal-para biçiminde değil de mal-mal olarak yapıldığı dönemler vardı. Dolayısıyla şu an için alternatif olarak sadece bunu ele alacağım.
Yazının bu kısmında Adam Smith’in ünlü Milletlerin Zenginliği kitabından alıntı yapmam gerekiyor: 
“Ne bu işte(iğne yapımı) bir eğitimi olan ne de iğne yapımında kullanılan aletlerle daha önce karşılaşmış olan bir işçi, tüm gücüyle çalışarak belki anca günde bir iğne yapabilir; kesinlikle yirmi iğne yapamaz. Ancak bu işin şimdiki yürütülüş biçimi, toplu iğne yapımının çok sayıda alt dala bölünmesini sağlamıştır. Bir işçi teli gerer, bir başkası düzeltir, bir üçüncüsü keser, dördüncüsü ucunu sivriltir, beşincisi toplu ucun takılabilmesi için tepesini keser; toplu iğne başının yapımı iki veya üç ayrı işlem gerektirir; bunu iğneye takmak ayrı bir işlemdir, toplu iğneleri beyazlatmak yine ayrı bir iştir; iğneleri paketlemek bile ayrı bir iştir; böylece toplu iğne yapımı işi, bazı imalathanelerde her birinin ayrı işçi tarafından yapıldığı, bazıarında ise bir işçinin iki-üç işlemi birden yaptığı, yaklaşık on sekiz ayrı işleme bölünmüştür. Sadece on işçinin çalıştığı, dolayısıyla da bazı işçilerin bu işlemlerden ikisini üçünü birden yaptığı küçük imalathaneler, sıkı çalıştıklarında günde on pound-48.000 toplu iğne yapabiliyorlardı. Demek ki bir adam günde 4800 iğne yapıyor sayılabilir. Oysa ayrı ayrı ve birbirinden bağımsız çalışsalar, her biri tek başına günde kuşkusuz yirmi iğne yapamayacaktı; yani uygun iş bölümü sonucunda, şu an başarabildiklerinin 1/240 ini bile yapamayacaklardı.”
İş bölümünü de anlattığımıza göre gelelim paranın olmadığı alternatif ekonomimize. Dediğim gibi şu an için öngörülebilir tek alternatif takas ekonomisi olduğu için onun üzerinden gideceğim. Bu takas ekonomilerinde bir değişimin gerçekleşebilmesi için, isteklerin çifte beraberliği, orijinal tabiriyle double coincidence of wants, örneğin buğday verip ayakkabı almak isteyen çiftçinin karşısında, ayakkabı verip buğday almak isteyen bir başka üreticinin varlığı gerekir. İsteklerin bu karşılıklı beraberliğinin olmaması halinde, değişim gerçekleşmez ve dolayısıyla da ihtisaslaşmanın sürdürülmesi mümkün olmaz. Bu yüzden de paranın kullanımı, aslında ihtisaslaşmanın bir ön koşuludur. İhtisaslaşmanın olmadığı yerde de, ne teknoloji ne tıp ne de başka bir alan bu kadar gelişmiş olmayacaktır.

Gelelim fakirliğe, açlığa ve sömürüye… Bunların sebebinin para olduğunu düşünenler için kötü bir haberim var; bilimde bu düştüğünüz hataya post hoc fallacy/ fallacy of false cause deniyor; yani yanlış neden hatası. Burada paranın varlığı sorunun sebebi değil, paranın bölüşümü sorunun esasını teşkil ediyor. Bu alanı kendine konu edinen de çok güzel bir disiplin var: Kalkınma ekonomisi veya iktisadi gelişme.
17/02/2018

Bilim

Bilimlerin hepsinde ortak özellikler bulmak imkansız gibidir. Genel konjonktürde bilim, “açıklanmak istenen bir olay ya da kavramı açıklamak için bunun geçerli olabileceği ön şartları saptar; tümdengelim yöntemiyle belirli varsayımlar altında bir genelgeçer kanun üretir; açıklamada kullanılan mantıksal çıkarım gelecege dönük öngörü yapılmasını mümkün kılar” olarak tanımlayabiliriz. Ancak doğa bilimlerinde dahi bu genel tanım her bilim için geçerli degildir. Örneğin birçok bilim, genel kabul bulan açıklamalar yapsa da öngörü yapamamaktadır. Yer bilimlerinin, depremlerin nedenlerini açıklayabilseler de, (henüz) depremlerin ne zaman ve ne şiddette olacağını öngörememeleri buna örnektir. Bazen bunun tersi de görülür. Bilim öngörü yapabilse de, olayı açıklamada yetersiz kalabilir. Tıp bilimi stresin korkulu rüya görme nedeni olabileceğini öngörse de, bunun nedenini açıklayamaz.
Bu bağlamda, Popper'in bilimleri sınıflandırma yöntemine başvurmak yararlı olacaktır: Bilim önermelerinin bilimsellik derecesi, açıklamaların yeterliliği kadar sınanmaya uygunlugu ile tanımlanır, konusu ya da bilgi kesinliği bağlamındaki savları ile degil. Sınanabirlik ve yanlışlanabilirlik derece meselesidir. Bir uçta fizik, kimya gibi “sağlam” doğa bilimleri bulunur; bundan sonra “daha yumuşak” evrimsel biyoloji, jeoloji, kozmoloji gibi bilimler yer alır. Diğer uçta sınanması söz konusu dahi edilemeyen şiir, güzel sanatlar vardır. Sosyal bilimler, bu iki uç arasında bir yerlerde bulunur.
Bilimin deneme-hata yöntemiyle geliştiğine, “mutlak bilgi” olmadığına bilim tarihi tanıktır. Bütün bilimlerde, zaman içinde teoriler değişebilir. Genel olarak, fiziksel bilimlerde bir görüş, bir teori, diğer bir görüş veya teori ile çatıştığı zaman, hipotezleri test edilir; deneyler tekrarlanır; sonuçta, o teori, daha iyi yeni bir teori bulununcaya kadar, ya herkesçe kabul edilir ya da reddedilir. Eğer kabul edilmişse, onunla çatışan teori geçerli olmaktan çıkar, önemini yitirir. Örneğin, evren hakkında Kopernik'in görüşünün, fizikte Newton sisteminin bir kısım düşünürlerce kabulü, diğerlerince reddi söz konusu degildir. Eğer kabul ediliyorsa, bütün bilimsel çalışmalar artık buna dayanır. Eğer reddedilmişse, bu teori bilim tarihine mal olmuş demektir.
Soru: Bitcoin hakkında çok fazla iddia var. Sence bitcoini kim yaptı?
Cevap: Banking on Bitcoin belgeselini izlemeni tavsiye ederim. Cyber Punk akımının Bitcoin üzerindeki etkisini gösteriyor. Aslında bunlar 60-70lerdeki hippilerin dijital versiyonları denilebilir. Kripto paranın temelleri bu akımla 90larda atıldığını anlıyoruz. Bu cyber punk abiler anti kapitalist bir yaklaşımla eşitsizliğe ve olumsuz etkilere bakarak daha demokratik, paranın merkez bankaları gibi tekellerin elinde olmamasını daha dağınık olarak yapılmasını, dijital ortamda üretilmesini sağlayacak çalışmalar yapıyorlar.
Bunların öncüleri Nick Szabo ve Gavin Andersen gibi adamlar. Bir kısmı kriptografi biliyor, bir kısmı matematik biliyor, bir kısmı finans, bir kısmı yazılım biliyor ve interdisipliner bir grup kuruyorlar. 90ların başından itibaren bu adamların belli çalışmaları var; mesela Nick Szabo’nun Bit Gold konsepti. İşte o bitcoinin ilk hali denilebilir.
Şimdi bitcoin denilince Satashi Nakamoto ismi anılıyor ama bu bir takma isim hepimizin bildiği üzere. Satashi Nakamoto bir pdf yapıp mailliyor ve yayılıyor. O pdf için link de vereyim: https://bitcoin.org/bitcoin.pdf
Bu makalede Cyber Punkların ismi kesinlikle geçmiyor bu arada. Bu makale yayınlandıktan sonra  bu grup o kodlanmış finansal protokolü kendi sunucularından yaymaya başlıyor. Bana kalırsa Satoshi Nakamoto ya bunların bu harekete ya da gruba verdikleri isim, ya Hal Finney, Ya da Nick Szabo. Hal Finey’in kendisi alzheimer olarak birkaç sene önce vefat etti. O yüzden belki kendisi Satoshi Nakamoto idi. Nick Szabo ise bu konuda suskunluğunu koruyor ve şu anda akademisyen olarak kariyerine devam ediyor. Gavin Anderson ise Bitcoin Cash’e geçti. Bu nedenle kim olduğunu söyleyemeyeceğiz ama kim olmadığını söyleyeyim: Elon Musk değil, Craig Wright değil. Bİr de şöyle bir anekdot var; Satoshi Nakamoto diye biri var. Kendisi Hal Finney’in evinin birkaç blok ötesinde yaşıyor ve japonya’dan göç etmiş bir ABDli. Muhtemelen Hal Finney ve saz arkadaşları bu ismi görüp, beğenip makaleye author olarak vermiş olabilirler.

Değişim ve Bitcoin

Türkiye Kıta Avrupası hukuk sistemini benimsemiş bir ülke. Böyle bir ülkede aynı Fransa gibi kanun kitabında yazmayan işlemler, kontratlar otomatik olarak yasak olarak kabul ediliyor. Belki biraz da bu yüzden bizim gibi ülkelerde yenilik zor oluyor. Anglo Sakson hukuk sisteminde, kanun kitabında yazılı olmayan her işlem ve kontrat zaten serbest kabul ediliyor. Önce uygulama sonra gerekirse yasak geliyor. Bizde ise önce yasak sonra kanun dairesinde serbestlik ve ardından uygulama geliyor. Bİzde uygulama, piyasanın değil bürokratın anlama kabiliyeti ile sınırlı olduğu için zaten problemli biçimde başlıyoruz işe. Ne oluyor? Amerika’da, İngiltere’de yenilik kolay oluyor. Türkiye’de, Fransa’da ise daha zor oluyor. Önce bürokrat işi anlayacak, ikna olacak; sonra düzenleme gelecek ve serbestlik olacak. Uzun iş yani.
Bu nedenle şimdilerde Amerika’da Chicago Mercantile Exchange(CME), bitcoin’e dayalı vadeli işlem sözleşmelerinin işlem göreceği pazarları daha kolay açabiliyor. Bizde ise şimdilik ancak “mümkün değildir” diye yazı yazılıyor.
  • 12/12/2018

Sapir-Whorf Hipotezi

Sapir-Whorf ile ilgili görsel sonucu
Her dil, sahip olduğu özel sembollerle gerçekliği oluşturan bloklardır. Yani Türkçe düşünen bir Türk, dünyayı Çince düşünen bir Çinliden farklı algılar. Edward Sapir ve Benjamin Whorf'a göre bir dilin sahip olduğu sözcüklerin ve deyimlerin başka dillerde tam karşılıkları yoktur. Bütün diller, farklı duygularla kaynaşmış sembollerdir. Sapir-Whorf hipotezi olarak da bilinen bu iddiaya göre insanlar dünyayı sahip oldukları dillerin kültürel merceğinden algılarlar.

Kıtlık, Karamsar Malthus ve Amartya Sen

1798 yılında Karamsar Malthus olarak bilinen Thomas Robert Malthus (İngiliz nüfus bilimci ve politik iktisat teorisyeni) “An Essay on the Principle of Population” adlı bir kitap yazdı. Bu kitapta insan nüfusunun sürekli arttığını ve dolayısıyla bir kısır döngüye gireceğini söyledi. Bu döngüde, insan nüfusu artacak ve kıtlık olacak; ardından kıtlıkta kırılan insanlardan dolayı nüfus azalacak; belli bir yerde dengelendikten sonra tekrar kıtlık olacak ve döngü tekrar başa dönecekti.
Thomas Malthus kitabı yazdığından beri insan nüfusu %1000e yakın bir artış gösterdi, hatta dünyada obezite aldı başını gitti. Ama kıtlıklar yok mu hala var. İşte burada da Nobel ödüllü Hintli ekonomist Amartya Sen sahneye çıktı. Amartya Sen ise demokrasi olan hiçbir yerde kıtlık olmadığını, sadece diktatörlüklerde insanların açlıktan öldüğünü öne sürdü.
Ne dersiniz, Thomas Malthus da diğer klasikler gibi yanıldı mı?

Adler ve Aşağılık Kompleksi Üzerine

Adler öncesinde de aşağılık duygusunun, bütün dereceleri ile zararlı, tehlikeli bir seymiş gibi, sadece ahlak ve karakter bakımından gelişmemiş, yetersiz, aşağı tabakadan insanlarda olduğuna inanılırdı. Bu durumun günümüzde bile devam ettiğini düşünüyor ve gözlemliyorum. İnsanlar aşağılık duygusu terimini başkalarını küçük düşürmek, önemsizleştirmek, değersizleştirmek için ve hakaret anlamında kullanmaktadırlar. Birisi bizde aşağılık duygusunun olduğunu söylediğinde ona kızar, öfkelenir ve sinirleniriz. Ama esasında aşağılık duygusu evrenseldir, her insan bütün hayatı boyunca, her döneminde doğal bir aşağılık duygusu duyar. Hiçbir insan kendisini her bakımdan yeterli ve mükemmel bir varlık olarak göremez.